Koleksiyon ile Dispozofobi arasındaki fark nedir?

Koleksiyon ile Dispozofobi arasındaki fark nedir?

Bir şeylere sahip olmayı sever insanoğlu, öyle ki zamanın başından beri biriktirme marifetlerini sergilemeye başlamıştı. Önce inançları doğrultusunda doğadaki çeşitli objeleri (taş, dal, kemik vb.) mabet olarak kullandıkları yerlerde toplamaya başladılar. Sahip olma bilincinin keşfedilmesinden sonra ise bu biriktirme işi, sahip olma dürtüsüyle koleksiyonculuğa dönüştü. Özellikle güç ve yönetim göstergesi olarak biriktirilen ganimetler bunun ilk örnekleridir.

Stamp Collection by İlker TURAN on 500px.com

 

Düşünürsek çocukluğumuzda hepimiz sıkı birer koleksiyoncu oluyoruz. Oyuncak arabalar, bebekler, tokalar, misketler, çizgi romanlar, deniz kabukları, model uçaklar, rozetler, kartpostallar, kibrit kutusu, taş vb. Her ne aklımızı çeliyorduysa işte… Başkalarına sıradan gelecek objeler, koleksiyon sahibi için paha biçilmez olurlar. Halk arasında koleksiyon yapmak bir hobi olarak düşünülmektedir. Psikolojik etkilerinin çok olumlu olduğu düşünüldüğünden kendimizi bileceğimiz yaşa geldikten sonra ailemiz ve eğitimcilerimiz bizleri koleksiyon yapmaya yönlendirmektedir.
 
Koleksiyon yapmak boş zamanlarımızda ilgilenebileceğimiz, fazla masraflı olmayan eğlendirici bir uğraştır.  Gittiğimiz her yerden koleksiyonumuzu zenginleştirecek objeler toplayabiliriz. Fakat koleksiyonun özünde biriktirmek var ve bu durum istifçilik hastalığı “Dispozofobi” dediğimiz bir hastalığı da işaret ediyor olabilir.
 
Koleksiyonumuz maddi anlamda değerli olması zorunda değildir. Örneğin çocukken eve gelen mektupların üzerlerinden söktüğümüz posta pulları değerli değildir. Peki, ya 40 yıl boyunca elinizde tutabilseydiniz? Emin olun bu kez, çoğumuza sıradan gelecek posta pulunun değeri, ancak sahibinin belirleyebileceği bir rakama yükselecektir. Şu an hayali bir durumdan söz ediyoruz ancak her koleksiyoncunun hayali buna benzer bir şey olsa gerek; nadir bulunan, hatta türünün tek örneği ile koleksiyonunu zirveye ulaştırmak.
 

Tatil fotoğrafları, gazete kupürleri ve devamı…

 
Dediğimiz gibi koleksiyonumuzun maddi değeri olabileceği gibi, hiçbir maddi değeri olmayan, tamamıyla kendi hayatımıza dair manevi ve bizim için paha biçilemeyecek olan koleksiyon malzemeleri de olabilir; eski tatil fotoğraflarımız, yıllar önce çocukken çıktığımız birkaç eski gazete kupürü gibi… Koleksiyonumuz büyüdükçe belki de ilgimizi çeken konuda uzmanlaşmak da isteyebiliriz. Günümüz teknolojisinde ve eğitim fırsatlarında merak ettiğimiz konularda uzmanlaşmanın kolaylığı gözümüzden kaçmayacaktır mutlaka.
 
Bu noktaya kadar her şey çok güzel, fakat bir de madalyonun arka yüzü var. Çok nadir örnekleri de olsa haberlerde rastladığımız veya mahallemizde olup ta oradan buradan duyduğumuz çöp evler. Hatırladık mı? Biraz uç bir örnek oldu biliyorum ama tıpta “Dispozofobi” olarak bilinen bu rahatsızlık halk dilinde “biriktirme hastalığı” olarak kendisini gösteriyor. Bu örnekteki bireyler öyle çöp toplayayım pislik içinde yaşayayım düşüncesi taşıyan insanlar değiller, onlar da hepimiz gibi hizmet sektörünü kullanıyor, eşantiyonlar topluyorlar, nikâh şekerlerinin şekli hoşlarına gidiyor, ıslak mendiller hep yanlarında (lazım olduğunda evde kalırlar), peçeteleri “kullanırım ben bunu” düşüncesi ile evin ücra köşelerine atıyorlar.
 

Bir hobi nasıl olurda saplantı haline gelir? Koleksiyon ile Dispozofobi arasındaki fark nedir?

 
Ne yapıyoruz peki? İşte bu noktada işin içine biriktirme hastalığı girmeye başlıyor. Biraz toplum tepkisinden biraz kendimizden çekinerek içimizde bulunan dürtülere kılıflar uyduruyoruz. 
 
Bu dürtülerimiz saplantı seviyesine gelmediği sürece koleksiyon vb. sürekliliğe ihtiyaç duyan hobiler yaşama renk katan, haz veren hatta fayda sağlayan uğraşlardır. Dispozofobi bir bakıma “mecburiyet” hissi yaratır ve koleksiyoncu artık sürecin verdiği zevki değil sonucu hedef alır. Bu sahip olma dürtüsünü idealleştirmek ona sahip olmadığı bir değer, boyut kazandırmaktadır. Koleksiyonculuktan biriktirme hastalığına geçmiş bir bireyin trajedisi bu noktada başlıyor, istediklerinin arzusu altında ezilerek tatmin olamamayı inkâr ederler. Sonuç olarak bizim farkında olduğumuz “Hiçbir şeye bütünüyle sahip olamayız…” düşüncesi artık onlar için geçerli değildir.
 
Bu noktada şunu belirtmek isterim, koleksiyon yapmakla biriktirme hastalığı arasında aslında derin bir fark vardır. Biriktirme takıntısı olanlar, belli objeler üzerine değil, işlerine yarayabileceğini düşündüğü her şeyi toplar ve onlara göre tüm bunlar eşyalarıdır. Aslında biriktirdikleri objelerin maddi veya manevi değeri yoktur ve genelde bunu bilirler fakat yine de biriktirmekten vazgeçemezler. Kamyonlara doldurulup götürülürken arkalarından bu kadar feryat etmelerinin nedeni de budur. Araştırmalar nüfusun yüzde 2’sinin biriktirme hastalığı yaşadığını gösteriyor tabi sayılabilenler bu kadar.
 
Biraz moralinizi bozdum öyle değil mi? 
 
Sonuç olarak her ne kadar saplantı gibi görünse de bir koleksiyon sahibi olmak ayrı bir zevktir, herkese tavsiye ederim.

Life of Travellers by İlker TURAN on 500px.com

 

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir